Mahzen

Bölüşüm İlişkilerinin Yarattığı Bir Problem: Basın Sorunu

Bölüşüm İlişkilerinin Yarattığı Bir Problem: Basın Sorunu

Teori dergisi Temmuz 2026 sayısında Teori Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Kuntay Gücüm tarafından kaleme alınan “Bölüşüm İlişkilerinin Yarattığı Bir Problem” olan Türk basınını tartışmaya açıyor…- akarhaber

Kuntay Gücüm / Teori GYY -İlk Türk entelektüeli sayılan Şinasi, William Churchill’e verilen imtiyazla yayınlanan yarı resmi Ceride-i Havadis sayılmazsa, Agah Efendi’yle birlikte ilk Türk özel gazetesi Tercüman-ı Ahval’ı yayımlamıştı. Namık Kemal’in Şinasi’nin gazetesiyle tanışması, hayatının dönüm noktası olarak anlatılır. Şinasi Paris’e giderken o dönem çıkarttığı Tasvir-i Efkar’ı Namık Kemal’e emanet edecektir.

Ziya Paşa’dan Ahmet Mithat Efendi’ye kadar ilk modern Türk aydınlarının birçoğu gazeteciydi. Hatta gazetelerinin isimleri o dönem, ister olumlu isterse olumsuz rol oynamış olsun, aydınlarının adına dahil edilmiştir; Mizancı Murat, İştirakçi Hilmi bilinen örneklerdendir. İçtihad denildiğinde herkesin aklına Abdullah Cevdet, Abdullah Cevdet denildiğinde de İçtihad gelir. Ahmet Rıza ile Paris’te yayınlanan Meşveret arasında da benzer bir ilişki var. Bu yüzden dönemin düşünce dünyasını anlamak isteyenlerin ilk olarak gazete koleksiyonlarına başvurmalıdır. Milli Demokratik Devrimin tarihteki köklerini araştıranlar da Hürriyet’e, İbred’e, Meşveret’e bakmak zorundalar.

Bölüşüm İlişkilerinin Yarattığı Bir Problem
Bölüşüm İlişkilerinin Yarattığı Bir Problem: Basın Sorunu – (Meşveret gazetesi, 1. sayı, 1. sayfa)

Gazetecilik ile aydın, fikir ve edebiyat arasındaki ilişki bize özgü değil. Emile Zola, Paris Komünü günlerinde Le Semaphore de Marsaille’e Komün aleyhtarı haberler geçen bir muhabirdi. Zola’nın Komün aleyhtarlığının Rugon-Macquart romanlarını yazarken tersine dönüştü; yoksa Geminal ve Yıkılış romanları var olmazdı. Eğer gazetecilik yapmasalardı muhtemelen İlya Ehrenburg Paris Düşerken’i yazamaz; Charles Dickens sokakları ve mahkeme koridorlarını bu kadar gerçekçi tasvir edemez, Hemingway kısa cümleli ve detaylardan arındırılmış özgün yazım tarzını geliştiremezdi. Hemingway, Milli Mücadele’nin son dönemini gazeteci olarak yerinde izlemişti.

19. yüzyılda radikal cumhuriyetçi ve antiklerikal düşüncelerinin küresel ölçekte yayılmasında kitaptan daha fazla gazeteler rol oynamıştır. İlham Khuri-Makdusi’nin Türkçeye yeni çevrilen Doğu Akdeniz ve Küresel Radikalizmin Oluşumu 1860-1914 adlı kitabında, ilerici radikal fikirlerin Kahire ve İskenderiye’de yayılmasında süreli yayınların rolünü anlatmak için geniş bir bölüm yer alır. Bu yayınlar sayesinde hem dünyadaki ilerici fikirlerle hem de Brezilya gibi uzak bölgelere göç etmiş eğitimli, meraklı ve toplumsal gelişmeye ilgi duyan Araplarla ilişki kuruluyordu. Eğer Levant coğrafyasında, hatta küresel ölçekte radikal fikirlerin yayılmasından söz edilecekse, bu olgu basının rolü yok sayılarak açıklanamaz. Bu bilgi Çin, Güney Amerika ve Kuzey Afrika gibi o dönemin emperyalist tahakküme maruz kalan bölgeleri için de geçerlidir, Batı için de. Dreyfus Davasında gösterilen ilerici kararlılık basın sayesinde toplumsallaşıp başarıya ulaşabilmişti; bu başarı radikal siyasetin zaferine yol açtı. Basın, bu zaferin baş mimarlarındandı. Zola meşhur J’accuse başlıklı mektubunu, Georges Clemenceau’nun çıkarttığı L’aurore gazetesinde yayımlamıştı. Amerikan Bağımsızlık Savaşının fikri temellerinin atılmasını sağlayan kitapların yazarı Thomas Paine’in de Avrupa’dan Amerika’ya göç eden bir gazeteci olması herhalde rastlantı olamaz.

Gazetecilik sadece vakaların aktarılması değildir; vakanın gerçeğine ulaşma çabası gazeteciyi vakayı tarihsel sürecin içine yerleştirmeye, tarih bilinci edinmeye zorlar; ya da zorlaması gerekir. Konu, gerçekle kurulan ilişkiyle ilgilidir ve bu da olay anlatımından fazlasıdır; toplumun entelektüel birikimiyle birleşir veya birleşmesi gerekir.

Toplumların düşünce dünyasını, entelektüel üretim düzeyini, aydının ürettiği bilgiyle nasıl ilişki kurduğunu basın üzerinde takip edebiliyoruz. Bu da şu anlama gelir: Gazetecilik faaliyeti toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir. Toplumsal ilişkiler ve sınıflar kendi aydınını ve gazetecisini yaratıyor. Toplumsal ilişkilerin, özellikle bölüşüm ilişkilerinin nasıl değiştiğini, bölüşüm ilişkilerinde devrimci dönüşümleri zorlayacak yeni güçlerin ortaya çıkışını ya da bölüşüm ilişkilerinin gerici şekilde bozulmasını basın üzerinden izleyebiliyoruz.

***

Özal, Türkiye’ye sanayi, ticaret ve finans burjuvazisinin rasyonelliğini vaat ederek iktidara geldi. Emperyalist sınıflarla ilişkisini geliştiren burjuva sınıfının aklı, Türkiye’yi klasmanda üst sıralara taşıyacaktı. Fakat Özal’ın temsil ettiği, burjuva sınıfının özellikle en kozmopolit kesimleri tarafından coşkuyla karşılanan ve emperyalist sınıflarla bütünleşen program tersine sonuç yarattı; başka türlü olması da zaten mümkün değildi. İktidarların oy tabanları genişlediğinde de iktidarın tepesi daralmaya devam etti ve servetlerini kamu kent rantlarıyla yaratan dar bir sınıfın, toplumun tüm üretici sınıfları üzerinde diktatörlüğüyle sonuçlandı.

Emperyalist sınıflar hala rasyoneldir. Fakat 1980 sonrasındaki süreç, emperyalist sistemin tahakkümüne maruz kalan gelişen dünyada yıkıcı sonuçlara yol açtı. Sosyal demokrasi başından itibaren sürecin ortağıydı. Fakat İmamoğlu hareketi, kamu ve kent rantlarına dayanan sınıfın sosyal demokrat ana muhalefet partisine doğrudan el koymasının doruk noktası oldu. Bu sınıfın ana muhalefet partisinde toplanan kanadının emperyalist merkezle ilişkileri ve bu ilişkilere gösterdiği arzu hakkında çok sayıda açık veriye sahibiz.

Bu sınıf, çevresinde kendi aydınını ve gazetecisini de yaratmıştır. Onun sosyal demokrasi içinde konumlanan kanadı, çevresinde soldan sağa kadar geniş yelpazeden unsurları toplamayı başardı ve Batıcı bir çekim merkezi oluşturdu.

Gazeteciliğin bu eksendeki biçimi, sistem partileriyle basın arasında kurulan ilişki içinde kendini üretiyor; sadece arzını değil toplumsal düzeyde talebini de yaratıyor. Emperyalist tekelci sınıflarla işbirliği yaparak ve kamu-kent rantlarıyla servet biriktiren sınıfın kanatları, ellerindeki farklı olanaklarla aynı ilişkiyi basına dayatıyorlar. Sonuçları sadece demokratik devrim açısından gayrimeşru değildir; o sınıfın inşa ettiği sistem içinde bile meşrulaştırılamayacak biçimler aldı.

***

Ana akım medyada her akşam gazeteciler, Whatsapp uygulamasından gelen mesajlardaki, neredeyse tamamı 24 saat geçmeden yanlışlanan veya önemini kaybeden “son dakika kulis bilgilerini” paylaşmakta yarışıyorlar. Sistem partilerini destekleyen ekranlarda akşamları, çok eleştirilen sabah programlarını başka şekilde tekrar eden gösteriler sergileniyor ve mevcut koşullarda sadece az sayıda program ve katılımcı bu gösterinin parçası olmaktan kurtulabiliyor.

Değer üretmenin yerini rantın alması gibi, gerçeği aktarma faaliyetinin yerini de bilinçle gerçek arasına örülen duvarlar aldı. Şöyle de söyleyebiliriz: Bilgi, olgu ve tarih arasındaki ilişki yerini, bilinçlerin, emperyalist sınıflarla işbirliği yapan ve kamu-kent rantlarıyla servet biriktiren sınıfların algılarıyla sınırlanmasına bıraktı. Bu ilişki, kendi takipçisini de üretiyor. O takipçi kendi kafasındakileri, kendisinin en hoşuna gidecek şekilde ve tarih bilincinden soyutlayarak söyleyecek gösteriyi talep ediyor.

***

Türkiye örneği şunu göstermiştir: Emperyalist merkezin gelişen dünyada taklit edilmesi, merkezdeki örneklerin çevrede de üretilmesiyle sonuçlanmıyor. Ulusal entelektüel birikimi tasfiye ederek emperyalist sisteme eklemlenmek, Türk basınını emperyalist merkezdeki basına yaklaştırmadı; aradaki mesafeyi açtı. Aynı anda 19. yüzyıla uzanan kendi köklerinden de uzaklaştı.

Uluslararası tekelci sınıfların tahakkümüne ortak olarak ve kamu-kent rantlarıyla servet biriktiren sınıfın gazetecisi, gerçeğin aktarıcı olmaktan çıkmıştır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığındaki CHP’nin artık Atatürk’ün partisi olmadığını öfkeyle ilan eden ve İmamoğlu liderliğindekilerin ayrılmasını isteyen gazeteci, yeni kurulacak partinin Özal’ın partisine benzeyeceğini de söylüyor; zaten kimse “yeni partinin” Atatürk’ün partisine benzeyeceğini söylemiyor. O gazetecinin sözde Atatürk partisi arayışının, Özal’ın partisinde kendini gerçekleştirebileceğine takipçilerini ikna edebilmesi, gerçekle takdim arasındaki mesafenin ne kadar açıldığını ve nasıl bir yanılsamanın bilinçlere hakim kılındığını gösterir.

Emperyalist sınıflarla ve rantla kurulan ilişki bilinçleri aydınlatmaz, çarpıtır. Emperyalist hegemonyanın talanı, basın ve aydınlar üzerinden bilinç kırıcılığa dönüşür. Şimdi gazeteciye düşen, o sınıfın önderlik ettiği bölüşüm ilişkilerini ve değere el koyma yöntemlerini savunmak ve meşrulaştırmak ya da gayrimeşruluğunu saklamaktır. Artık gazeteci o servet biriktirme yöntemlerine yönelen her tehdidi, demokrasiye saldırı olarak algılar ve sunar.

Sorun, kendisinin tartışılması gereken tartışma programlarının moderatör veya katılımcılarının ya da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na soru soran gazetecilerin kişisel ve mesleki karakterlerinin teşhisleriyle aydınlatılamaz. Basın Sorunu, bölüşüm ilişkileri ve onun ürettiği toplumsal ilişkilerle ilgilidir. Yaşadığımız dünyada ölçek ve kalite her zamankinden daha fazla önem kazandı. Soğuk Savaş sonrasında emperyalist sınıfların hegemonyası, gelişen dünyada daha önce görülmemiş şiddette kalite yıkımına neden oldu. Basın bu sürecin en sert şekilde yaşandığı alanlardandır.

Liberal teorisyenlerin iddia ettiği gibi mesele sadece iktidar eleştirisi değildir. Vasatlığa tahammül eşiğinin endişe edilmesi gereken düzeye ulaştığı muhalefet kesiminin basını da bu yıkımın şiddetli örneklerini sunuyor. Üretici sınıfların üzerinde diktatörlük kuran sınıfların kontrol ettiği medyanın eleştirisi, söze bölüşüm ilişkilerinin ve bölüşüm ilişkileriyle basın arasındaki ilişkinin eleştirisinden başlamalıdır.

Başa dön tuşu